top of page

Sevmeyi Bilmeyen Cehenneme Gitsin

  • 10 Haz
  • 2 dakikada okunur






“Sevmeyi bilmeyen cehenneme gitmeli.”


İlk duyulduğunda sert bir cümle gibi gelir kulağa.


Ama biraz düşününce insanın aklına başka bir soru düşüyor:


Sevmeyi bilmeyen insan zaten cehennemde değil midir?


Çünkü cehennem belki de ateşten önce başka bir şeydir.


Kimseyi özleyememek…


Hiçbir şeye bağlanamamak…


Bir insanın yokluğunu hissedememek…


Bir ağaca bakınca hayranlık duyamamak…


Bir çocuğun gülüşünde durup kalamamak…


Bir memleket için yüreğinin sızlamaması…


Ve en sonunda Allah’ın adını duyunca içinde hiçbir şey kıpırdamaması…


Belki de cehennem budur.


İnsan dünyaya sevme kabiliyetiyle gelir.


Bir bebeğe bakın.


Sevmeyi öğrenmemiştir.


Ama annesine sarılır.


Güvenmek ister.


Yakın olmak ister.


Demek ki mesele sevgiyi öğrenmek değil.


Mesele zamanla onu kaybetmektir.


Peki insan neden sevemez?


Çünkü sevmek tehlikelidir.


Sevdiğin zaman kaybetme ihtimali doğar.


İhanet ihtimali doğar.


Acı çekme ihtimali doğar.


Bu yüzden bazı insanlar farkında olmadan şu kararı verir:


“Sevmeyeyim ki üzülmeyeyim.”


Ama hesaba katmadıkları bir şey vardır.


Acıdan kaçarken hayattan da uzaklaşırlar.


Bazıları ise sevgisiz değildir.


Yaralıdır.


Bir zamanlar güvenmiştir.


Bir zamanlar bağlanmıştır.


Bir zamanlar kendinden vermiştir.


Sonra kırılmıştır.


Kalbin etrafına duvar örmüştür.


Dışarıdan bakınca sevgisiz görünür.


Ama aslında içeride hâlâ sevgi vardır.


Sadece korkudan susuyordur.


Tasavvuf ehli başka bir sebep daha söyler:


Nefis.


Sevgi “sen” diyebilmektir.


Nefis ise sürekli:


“Ben ne kazanacağım?”


“Benim çıkarım ne?”


“Bana ne verecek?”


diye sorar.


İşte tam burada sevgi ile hesap karşı karşıya gelir.


Hesabın büyüdüğü yerde muhabbet küçülür.


Muhabbetin büyüdüğü yerde hesap kaybolur.


Belki de bu yüzden günümüz insanı sevmekte zorlanıyor.


Çünkü her şeyi faydaya dönüştürüyoruz.


Arkadaş dost olmaktan çıkıyor, bağlantıya dönüşüyor.


Eş yoldaş olmaktan çıkıyor, ihtiyaca dönüşüyor.


İş ekmek olmaktan çıkıyor, rakama dönüşüyor.


Din hakikati aramak olmaktan çıkıyor, ödüle dönüşüyor.


Allah bile bazen sevilen değil, güvence verilen bir makam hâline geliyor.


Oysa sevginin en yüksek hâli çıkarın bittiği yerde başlıyor.


Rabia’nın dediği gibi:


“Eğer sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennemde yak.


Eğer cennet ümidiyle ibadet ediyorsam beni cennetinden mahrum bırak.


Eğer sana yalnız sen olduğun için ibadet ediyorsam cemalini benden esirgeme.”


Çünkü Allah’ı cennet için seven aslında cenneti sever.


Allah’ı cehennem korkusuyla seven aslında kendini sever.


Allah’ı Allah olduğu için seven ise sevgiyi bilir.


Tasavvufun bütün yolu belki de bu tek cümlede gizlidir.


İnsan korkuyla başlar.


Ümitle devam eder.


Muhabbetle olgunlaşır.


Teslimiyetle tamamlanır.


Ve bir gün şu soruyu sormayı bırakır:


“Bana ne vereceksin?”


Onun yerine şunu söyler:


“Senden başka ne isteyebilirim?”


Belki de sevgi öğrenilen bir şey değildir.


Belki sevgi insanın özünde zaten vardır.


Sadece korkuların, hesapların, kırgınlıkların ve egonun altında kalmıştır.


Ve bütün ömür, o üzeri örtülen şeyi yeniden hatırlama yolculuğudur.


Belki de insanın hakikatte yaptığı şey Allah’ı aramak değil…


Sevebildiği ilk hâlini aramaktır.


Emre Yıldırım 10 Haziran 2026

 
 

görüşlerini benimle paylaş.

© 2026 by Mutsuz Uyanan Adam. Powered and secured by LEEBOARD

bottom of page