Güce Tapan İnsanlarla Yaşamak
- 6 gün önce
- 2 dakikada okunur
Toplumu anlamaya çalışırken yapılan en büyük hata, meseleyi iyi, kötü, ahlaklı, ahlaksız gibi basit karşıtlıklara indirgemektir.
Bu kadar basit değil.
Çünkü aynı insan her yerde vardır.
Her kesimde…
her şehirde…
her ideolojide…
Güce tapan, utanmaz, vicdansız insanlar bulunur.

Ama bazı yerler vardır ki…
Bu tip sadece görünmez,
yoğunlaşır.
Daha çıplak hale gelir.
Daha filtresiz.
Bunun en somut, en net gözlemlenebileceği alanlardan biri,
Gaziantep iş dünyasıdır.
Burada mesele zenginlik değil.
Üretmek değil.
Hatta yaşamak bile değil.
Burada birçok insanın tek motivasyonu şudur:
Güç.
Para onlar için bir amaç değildir.
Bir araçtır.
Mevki bir hedef değildir.
Bir ağırlıktır.
Başkasının üzerinde hissedilmek üzere taşınan bir ağırlık.
Ve bu insanların en belirgin özelliği şudur:
Hiçbir değere bağlı değillerdir.
Dikkat et.
“Hiçbir şeye” değil.
Hiçbir ilkeye.
Hiçbir ahlaka.
Hiçbir inanca.
Ama bir şeye bağlıdırlar:
Güce.
Ve o gücü besleyen kendi egolarına.
Bugün bir yapıdadırlar,
yarın başka bir yapıda.
Bugün bir fikri savunurlar,
yarın tam tersini.
Çünkü onların doğruları yoktur.
Sadece yönleri vardır.
Ve o yönün adı:
Güç.
Bu yüzden güvenilmezler.
Çünkü bir insanın ne düşündüğünü bilmeyebilirsin,
ama neye bağlı olduğunu bilmek istersin.
Bunların bağlı olduğu tek şey,
çıkarlarının yönüdür.
Bu profilin beslendiği yer çoğu zaman aynıdır:
Ezilmişlik.
Aşağılık kompleksi.
Ve bastırılmış bir yetersizlik hissi.
İçlerinde sürekli aynı cümle döner:
“Bir gün herkese kim olduğumu göstereceğim.”
Ama bu bir hedef değil.
Bir boşluk.
Ve o boşluğu güçle doldurmaya çalışırlar.
Bu noktada önemli bir ayrım var:
Kendini ispat etmek isteyen insan üretir.
Güce tapan insan da üretir…
Ama ürettiği şey bir değer değildir.
Bir bina yapar,
ama o bina bir eser değildir.
Bir şirket kurar,
ama o şirket bir vizyon değildir.
Ürettikleri şeyler:
anıt değil,
kaledir.
İçine kapanmak,
kontrol etmek,
hükmetmek için inşa edilmiş yapılar.
Bu yüzden bu insanlar sistemi yıkmaz.
Sistemin içine girer.
Ve onu içeriden çürütür.
Liyakati yok eder.
Güveni aşındırır.
İlişkileri araçsallaştırır.
Empati bilmezler.
Bağ kurmazlar.
İnsanları kullanırlar.
Ve en tehlikeli tarafları şu:
Bunu yaparken hiçbir iç çatışma yaşamazlar.
Çünkü onların dünyasında doğruyanlış yoktur.
Sadece güçlü ve güçsüz vardır.
Ama burada asıl mesele şu:
Bu insanlar neden böyle?
Değil.
Bu insanlar neden bu kadar görünür hale geliyor?
Ve daha da önemlisi…
Neden bu kadar meşru kabul ediliyor?
Çünkü hiçbir karakter,
tek başına bu kadar büyüyemez.
Güce tapan insanlar kadar,
güce tapan bir toplum da vardır.
Güçlünün yanında durmayı akıllılık sanan,
boyun eğmeyi erdem sayan,
kazananın haklı olduğuna inanan bir kitle…
Ve kazanmayı, nasıl kazanıldığından bağımsız olarak alkışlayan bir düzen.
Bu alkış oldukça,
bu insanlar yalnız kalmaz.
Aksine…
En öne geçer.
Ve o noktadan sonra sorun bireyler değildir.
Sorun şudur:
Gücün, omurgadan daha değerli olduğu bir düzen.
Böyle bir düzende iyi insan geri çekilir.
Sessizleşir.
Ve sahne…
en çok hak edene değil,
en çok hükmetmek isteyene kalır.
Asıl cehennem de burasıdır:
Bu insanlarla aynı şehirde yaşamak değil…
Bu insanların kurduğu oyunun içinde yaşamak zorunda kalmak.


