top of page

Bir Yapının Niyeti: Perpa Üzerine Kişisel Bir Okuma

  • Yazarın fotoğrafı: Emre YILDIRIM
    Emre YILDIRIM
  • 3 gün önce
  • 4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 6 saat önce


Bir İş İçin Girdim, Başka Bir Şeyle Çıktım


Perpa’ya ilk kez “Perpa’yı görmeye” gitmedim.

Bir iş vardı. Kısa sürecek bir görüşme. Girip çıkacaktım. Gün, zihnimde ölçülüydü; zaman kontrollüydü.


Ama bazı yapılar vardır, senin planına uymaz.

Perpa Ticaret Merkezi onlardan biri.


Daha girişte şunu hissettim: Burası bir bina değil. Kapıdan girince “içeri” girmiş olmuyorsun. Bir şeyin içine karışıyorsun. Sanki bir organizmanın kan dolaşımına bağlanmış gibisin. İnsanlar akıyor, sesler akıyor, yükler akıyor. Sen de onlarla birlikte.


Bir süre sonra fark ettim:

Perpa’nın içinde yürümek, bir mekânda yürümek değil. Bir sistemin içinde ilerlemek.



Kaybolmak: Mekânsal değil, zihinsel bir hâl


İlk dakikalarda insan kendine güveniyor. “Tamam,” diyorsun, “burayı çözerim.” Koridorlar, asansörler, merdivenler… Seçenek çok, mantık belirsiz. Bir merdivenden iniyorsun, başka bir yere çıkıyorsun. Geri dönüyorsun, aynı yer değil. Bir kez daha deniyorsun; bu sefer bambaşka bir aks.


Ama tuhaf bir şey oluyor: Paniklemiyorsun.


Bu kayboluş, insanı geren bir kayboluş değil. Daha çok kabullenilen bir hâl. Sanki yapı sana baştan şunu söylüyor:


“Burada yön duygun değil, niyetin çalışacak.”

Ama bir noktadan sonra fark ediyorsun ki Perpa’da mesele yalnızca yön değil, kat kavramının kendisi.


Burada matematik düz çalışmıyor.


Dördüncü kattan binaya giriyorsun.

Bir kat aşağı iniyorsun: birinci kattasın.

Aynı yerden çıkınca kendini altıncı katta bulabiliyorsun.


İkinci kata gitmek için önce beşinci kata çıkman, sonra üçüncü kata inmen gerekebiliyor.

Arabayı yedinci kata park ediyorsun; aşağı iniyorsun… üçüncü kattasın.


Bu formül bazen işliyor, bazen tamamen bozuluyor.


Ve tuhaf olan şu: Kimse bunu sorgulamıyor.


Perpa’da katlar birer seviye değil; durum gibi.

Kat numarası, bulunduğun yerden çok, hangi niyetle orada olduğuna bağlı.


Bu yüzden kaybolmak panik yaratmıyor. Çünkü zaten herkes aynı tuhaf denklemin içinde. Bir tür kolektif kabulleniş hâli bu.


Sanki yapı baştan şunu söylüyor:


“Burada mantık yukarıdan aşağıya işlemez.Burada ezber bozulur.”

Mimarlık eğitiminde yıllarca “okunabilirlik”, “yön bulma”, “açık sirkülasyon” konuşuruz. Perpa’da bu kavramlar bir anda anlamsızlaşıyor. Çünkü burada mekân seni çözülmeye davet etmiyor. Seni dönüştürüyor.


Bir çocuğun kalabalık bir pazarda annesinin elini kaybettiği anı düşünün. Her şey tanıdık ama bir anda yabancı. Perpa’da da benzer bir his var. Kayboluyorsun ama yalnız değilsin. Herkes yerli yerinde. Herkes nereye gideceğini biliyor.


Sen hariç.



“Burayı çözmek yıllar sürer”



Bir noktada durup bir esnafa sordum:

“Şu numarayı nasıl bulabilirim?”


Cevap kısa ve sakindi:

“Burayı çözmek yıllar sürer.”


Ne şikâyet vardı bu cümlede ne de övünç. Daha çok bir kabulleniş. Perpa’nın adresi tabelalarda değil. Hafızada. Burada yön, Google Maps’le değil; tekrarlarla, yanlış dönüşlerle, zamanla oluşuyor.


Bence Perpa deneysel bir çalışma olabilir. Burada akademik mimarlığın çoğu zaman görmek istemediği bir şey var:

Bazı yapılar kullanıcıyı rahatlatmak için değil, eğitmek için vardır.


Perpa’da mekân insana uymaz. İnsan mekâna uyum sağlar. Bu, mimarlık disiplininin sevmediği bir durumdur. Çünkü kontrolsüzdür. Çünkü estetik olarak steril değildir. Ama psikolojik olarak güçlüdür.



Perpa’da dükkân kiralayan birinin ilk iki ay kira ödememesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu süre, ticaret yapma süresi değil; yer öğrenme süresi.


Burada mekân, kullanıcıya hemen teslim edilmez. Önce sınar. Katlar arasında dolaştırır, numaraları bozar, yolları yanlış öğretir. Dükkân, ancak defalarca kaybolduktan sonra “yer” olur.


Bu yüzden Perpa’da kira, metrekare karşılığı değil; alışma bedelidir.



Türk tasarım algısı ve “çirkin” refleksi


Perpa’nın en hızlı yargısı hep aynı kelimeyle kurulur: çirkin.


Türkiye’de “tasarım” denince genellikle iki uç arasında gidip geliriz. Ya romantize edilmiş bir geçmiş estetiği ararız ya da pürüzsüz, parlak, kusursuz bir gelecek vitrini. Arada kalan, çalışan, terleyen, gürültülü yapılar bizi rahatsız eder.


Perpa bu yüzden sevilmez. Çünkü filtrelenmemiştir.


Tabela kalabalığı, renk karmaşası, sonradan eklenmiş çözümler… Bunların hepsi mimarlık öğrencisine “hata” gibi öğretilir. Ama Perpa’da bunlar hayatın kendisidir. Kullanıcının mekâna yaptığı müdahaleler, aslında bu yapıyı ayakta tutan şeydir.


Biz genelde şunu severiz:

“Güzel ama boş” yapılar.


Perpa ise bunun tersidir:

Çirkin ama dolu.



Neden yapıldı? (Tarihi biraz kurcalayınca)



Perpa’yı bugünden okumak eksik kalır. 1980’lerin İstanbul’una gitmek gerekir.


Karaköy–Perşembe Pazarı hattı zaten isimde Perşembe Pazarından geliyor, küçük imalat ve ticaretin merkezde sıkıştığı, lojistik ve trafik açısından şehri kilitleyen bir alana dönüşmüş. Hırdavatçılar, makineciler, parça satıcıları; hepsi liman çevresinde, dar sokaklarda faaliyet gösteriyordu. Bu yapı sürdürülemezdi.


1980’lerin ortasında, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı

Bedrettin Dalan döneminde, İstanbul’da radikal kentsel kararlar alındı. Haliç temizliği, büyük yıkımlar, merkezdeki üretim ve ticaretin yeniden düzenlenmesi…

Perpa bu kararların somut sonuçlarından biridir.


Ama önemli bir detay var:

Ticaret şehrin dışına itilmedi. Okmeydanı gibi hâlâ merkezi sayılabilecek bir noktaya yoğunlaştırıldı. Perpa bir kaçış değil, bir toplama projesidir.


Mimari olarak da bu yaklaşım nettir. Yapının bir “yıldız mimarı” yoktur. Proje, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesindeki mimar, mühendis ve şehir plancılarından oluşan teknik ekip tarafından geliştirilir. Yani Perpa, bir estetik manifesto değil; kurumsal bir akıl ürünüdür.Belki de bu yüzden çirkindir. Çünkü kimse onu sevilmek için tasarlamamıştır.


1989’da, dönemin başbakanı Turgut Özal’ın katıldığı açılışla faaliyete geçer. O yıllarda sıkça vurgulanan şey biçimi değil, büyüklüğüdür: kilometrelerce iç yol, binlerce dükkân, on binlerce kullanıcı.


Perpa’nın iddiası estetikte değil, kapasitededir.



Bir AVM değil, bir iş hâli


Bir AVM’de insan dolaşır. Perpa’da insan tamamlar.


Beden dili bile farklıdır. Çantalar ağırdır, adımlar kararlıdır, bakışlar nettir. Kimse vitrin gezmez. Herkes bir şeyi bulmaya gelmiştir. Vida, rulman, parça, çözüm.


Katlar arasında dolaşırken şunu hissedersiniz:

Burası tüketim değil, üretim artığı bir mekândır.


Belki de bu yüzden Perpa, İstanbul’un üretimle temas eden son büyük iç mekânlarından biridir. Sokakta kaybolan zanaat, burada hâlâ yaşar.




Dışarı çıktığımda


İşim bitti. Çıkışa yöneldim. Dışarı çıkınca dönüp bir daha baktım.


Evet: monoblok. Uzun. Baskın. Mahalle ölçeğini umursamayan bir kütle.


Ama artık bana istilacı görünmüyordu. Daha çok şuna benziyordu:

İstanbul’un kendi kendine yaptığı bir beton hafıza bloğu.


Bir kütüphane değil.

Bir arşiv.


Düzenli değil. Ama gerçek.






Perpa çirkin olabilir.

Ama İstanbul’un en dürüst yapılarından biri.


Perpa’nın varoluş nedeni güzel olmak değil.

Perpa’nın varoluş nedeni, İstanbul’un bir dönemindeki niyetini saklamamaktır.


Süslemez. Romantize etmez. Kendini tasarım objesi gibi sunmaz.

İçerideki karmaşa bir hata değil; hayatın kendi çizgisidir.


Ve ben Perpa’dan şu cümleyle çıktım:


Burası çirkin olabilir.

Ama İstanbul’un en dürüst yapılarından biri.


Emre Yıldırım 21 Ocak 2026


Furkan Değerli’nin üreticisi olduğu video için bakınız: “Perpa: Mimari Sadeliğin İncisi



 
 

görüşlerini benimle paylaş.

© 2026 by Mutsuz Uyanan Adam. Powered and secured by LEEBOARD

bottom of page